Türkiye bugün, terörle mücadele ve toplumsal barış başlığı altında son derece önemli bir tartışmanın içerisindedir. Ancak bu tartışmanın merkezinde yalnızca silahların bırakılması değil; hukukun üstünlüğü, devletin itibarı, vatandaşların eşitliği ve terörle mücadelenin temel ilkeleri de bulunmalıdır.

Abdullah Öcalan, PKK terör örgütünün kurucusu ve lideri olarak hüküm giymiş, ceza infazı devam eden bir mahkûmdur.

Bugün ise kendisinin silahsızlanma ve stratejik koordinasyon sürecinde rol üstlenmesi, hatta koordinatör olarak görevlendirilmesi ihtimali kamuoyunda tartışılmaktadır.

Öncelikle bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor: Bir hükümlüyle görüşmek, onun örgüt üzerindeki etkisinden yararlanmak ve silahların bırakılması için çağrısını almak başka; ona bir görev, unvan veya fiilî statü kazandırmak bambaşka bir meseledir.

Devletin terör örgütünün silah bırakmasını sağlamak amacıyla temas kurması, güvenlik politikaları çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak bu temasın zamanla bir statü oluşturmasına, örgüt liderinin siyasi bir aktör gibi konumlandırılmasına ve bunun toplum nezdinde normalleştirilmesine itiraz etmek de demokratik bir haktır.

HUKUK VATANDAŞA BAŞKA, ÖCALAN'A BAŞKA MI?

Meselenin en önemli boyutlarından biri de hukuki eşitlik ilkesidir.

Sıradan bir vatandaş, aldığı mahkûmiyet nedeniyle bazı haklarından mahrum bırakılabilirken, hükümlü bir terör örgütü liderinin örgüt nezdinde koordinasyon ve yönlendirme rolü üstlenmesinin gündeme gelmesi ciddi bir çelişki tartışmasını beraberinde getirmektedir.

Türk Ceza Kanunu'nun 53. maddesi, hapis cezasına mahkûmiyetin sonucu olarak belirli haklardan yoksun bırakılmayı düzenlemektedir. Bu kapsamda, kasten işlenen suçlardan dolayı hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, kişinin bazı tüzel kişiliklerde yöneticilik veya denetçilik yapmasına ilişkin hak sınırlamaları da bulunmaktadır.

Dernekler Kanunu'nun 3. maddesi ise belirli suçlardan mahkûm olanların derneklerin genel kurul dışındaki organlarında görev almalarına ilişkin yasaklar içermektedir. Bu hükmün uygulanması, mahkûmiyetin kanunda sayılan suçlar kapsamında olup olmadığına bağlıdır.

Anayasa'nın 10. maddesi ise son derece açıktır:

Herkes kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Öyleyse soralım:

Bir vatandaşın mahkûmiyeti nedeniyle kullanamadığı haklar söz konusuyken, hükümlü bir terör örgütü liderinin koordinasyon ve yönlendirme rolü üstlenmesinin hangi hukuki dayanağı olacaktır?

Bu görevin mevcut mahkûmiyet ve infaz hükümleriyle ilişkisi nasıl açıklanacaktır? Hukuk kişiye göre değişebilir mi? Devlet, böyle bir görevlendirmenin hukuki dayanağını ve sınırlarını açıkça ortaya koymak zorunda değil midir?

Burada tartıştığımız konu yalnızca bir görevlendirme değildir. Hukukun herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.

BARIŞ KİSVESİ ALTINDA MEŞRUİYET VE STATÜ İNŞASI

Meselenin belki de en hassas ve tehlikeli boyutu budur.

Barış söylemi altında, hükmü kesinleşmiş bir terör örgütü liderinin yeniden siyasi bir aktör olarak konumlandırılması, ona fiilî bir statü ve meşruiyet kazandırılması tartışmasını beraberinde getirmektedir.

Bir terör örgütü liderinin silah bırakma sürecinde muhatap alınmasıyla ülkenin siyasi geleceğine ilişkin mekanizmalarda rol üstlenmesinin normalleştirilmesi arasında çok ciddi bir fark vardır.

Öcalan'ın hükümlü statüsünün değişmediğinin açıklanması, fiilî statü ve meşruiyet tartışmasını kendiliğinden ortadan kaldırmamaktadır.

Çünkü bazen hukuki statü değişmeden de siyasi ve toplumsal algıda statü değişikliği yaratılabilir.

Yıllarca terörle mücadele etmiş, evlatlarını, eşlerini, kardeşlerini bu ülkenin güvenliği için kaybetmiş ailelere de sorumluluğumuz vardır.

Onların acıları, siyasi süreçlerin gölgesinde bırakılmamalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin terörle mücadeledeki temel yaklaşımı açık ve kararlı olmalıdır.

Terörle müzakere değil, mücadele edilir!

Silahların susmasını, terörün sona ermesini, anaların ağlamamasını elbette hepimiz isteriz. Ancak bunun yolu, terör örgütü liderliğini siyasi bir statüye dönüştürmekten veya terörün temsilciliğini meşru bir siyasi makam gibi sunmaktan geçmemelidir.

Barış, terör örgütünün taleplerinin devlet politikası hâline getirilmesi değildir.

Barış, vatandaşın korkmadan yaşaması, devletin ülkenin her karışında hukuk ve güvenliği tesis etmesi, terörün hiçbir biçimde yeniden üreyememesidir.

Silah bırakılması için atılan adımların hukuki zemini, yetki sınırları ve denetim mekanizmaları açık olmalıdır. Hiçbir siyasi süreç, hukukun üzerinde yeni bir makam yaratmamalıdır.

DEVLETİN İTİBARI HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNDEN GELİR

Burada mesele Abdullah Öcalan'ın şahsından çok daha büyüktür.

Mesele, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin terörle mücadelede ortaya koyduğu ilkelerin korunması, Anayasa'nın eşitlik hükmünün herkes için geçerli olması ve devletin kendi hukukuna bağlı kalmasıdır.

Bir hukuk devletinde hiç kimse, geçmişi, siyasi etkisi veya elindeki güç nedeniyle hukukun üzerinde bir konuma taşınamaz.

Devlet, terörü sona erdirmek için her türlü hukuki ve meşru imkânı kullanabilir. Fakat bunu yaparken kendi vatandaşına uyguladığı hukuki ilkeleri de göz ardı edemez.

Çünkü barış, hukukun alternatifi değildir. Barışın kalıcı olmasının güvencesi hukuktur.

Bizim itirazımız barışa değil; barış adına hukukun esnetilmesine, eşitlik ilkesinin zedelenmesine ve terör örgütü liderliğinin fiilî bir statüye dönüştürülmesine yöneliktir.

Unutulmamalıdır:

Terörün sona ermesi bir devlet başarısıdır. Terör örgütü liderinin meşru bir siyasi statü kazanması ise bundan tamamen farklı bir tartışmadır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin gücü, en zor siyasi koşullarda bile hukukun dışına çıkmamasından gelir.

Barış elbette olsun. Ama hukuktan taviz verilerek değil.

Terörsüz bir Türkiye istiyoruz. Ancak bunun bedeli hukukun üstünlüğü, adalet ve eşitlik olmamalıdır.

Çünkü yazılıp oynanmaya çalışılan en kara senaryolara inat;

TÜRK DEVLETİ EBEDİ MÜDDETTİR! Önemli not: Özellikle TCK 53 ve Dernekler Kanunu 3. maddeyle ilgili ifadeleri, bu maddelerin Öcalan'a doğrudan ve kesin olarak uygulanacağı iddiası oluşturmayacak şekilde değiştirdim. Böylece yazının eleştirel çizgisi korunurken hukuki dayanaklar daha dikkatli ifade edilmiş oldu. Yayımdan önce somut görevlendirme iddiasının resmî bir belgeye dayanıp dayanmadığının ayrıca kontrol edilmesini öneririm.