2020 yılının başlarında Çin’de korona virüs ile ilgili haberleri almaya başladığımızda olayları dışarıdan seyrediyorduk. Yolda ansızın düşen insanları,  tamamen beyaz kıyafetler içinde; astronot görünümlü sağlıkçıları, virüsün nasıl bulaştığı ve sonraki sürecine dair tahminleri ekranda film seyreder gibi izliyorduk. 11 Mart tarihinde Facebook sayfamda, korona virüsün dünyaya yayılıp, bireylerin yaşam şeklini dahi değiştirecek etkide bir sürece gireceğimizi öngörmüştüm. 10.09.2020 tarihinde yeni bir öngörü yapma isteğim olsa keşke. Yaşadığımız süreç alışıldık değil, ekonomik ve sosyal hayatlarımız olağan değil. Daha ne kadar şaşırabiliriz diyecek olursam, 30 yıl önce uzaktan görüntülü görüşmenin insan aklında sıradan bir durumu ifade etmediğini söylemek isterim. Bunca teknoloji ve bilgi döneminde, karşımıza çıkma ihtimali olan olayların, küçük bir azınlığın insiyatifinde ve becerisinde olduğunu tahmin edebiliyorum. Herhangi birey olarak sıradanlığımdan yola çıkarak, içerisinde olduğumuz anda zihnimde uyananları tarif etmeye çalışacağım.
Fatura, kira ve zorunlu harcamalara duyulan kaygıların içerisinde nefes alan, yetişmekle yükümlendirilmiş sürünün sıradanı olarak, ben olmaya namzet, patinaj çektiğim alanlardan serpiştirdiğim çamurcuklar içerisinden biriktirilmiş ile idamesi süren, kifayet derdinde, herhangi olan, herhangi ben... Sifonu çekip lavaboya uzanınca, yüzümüze serpiştirdiğimiz su ile günü karşıladığımız andan itibaren, TV ekranlarından, İnternet paylaşımlarından, mecmualardan, billboardlardan ve düşüncesi tamamen ele geçmiş her bireyin bakışlarından,  korku pompalanıyor. Salgın görüntüleri, dedikoduları, rakamları, normal alışkanlıkları değiştirirken,  kimliğinden uzaklaştırılmış yeni bir canlı tipi oluşturuldu neredeyse.  Ağızlarımız ve burunlarımız örtülü, tehdit unsuruna karşı savunma geliştiriyoruz sanki, bir yandan solurken maske dolayısıyla dışarı atmak zorunda olduğumuz karbondioksiti de geri teneffüs ediyoruz oksijenle beraber. Kimi maske takmanın faydasına dem vururken, kimi sakıncalarından bahsediyor. Bizler ise büyük bir laboratuvarın fareleri gibiyiz bu günlerde. Bize ait alanları dizayn ediyorlar sanki. Korunmak adına mı mücadele veriyoruz, yoksa yok olmaya mı alıştırılıyoruz? Elimizde gerçeklik adına, zorlaşan yaşam, zorunluluk dahilinde var olma savaşına dönüşen ve gittikçe kalabalıklaşan insanlar, aileler, mahalleler, iler, ülkeler, dünya! Gökyüzünden uzaylılar gelse bu kadar şaşkın ve çaresiz olur muyduk? Şimdi size desem ki, bulutların arasından balinalar, ejderhalar uçuşmaya başlayacak, bağıran filler geçecek uçarak binalarımızın içinden, yaşadığımız dehşeti anlamlı kılacak bir cevap oluşturabilir miyim bilemiyorum. Daha da sertleşecek olursam, gökyüzünde konser veren hayvanları izlemek mi daha tuhaf yoksa uzaylılar, aslanlar ve insanlar uçarak, büyük gürültüler içerisinde savaşmalarını izlemek mi? Korku tanımlamalarımızı değiştirmeliyiz belki de, dehşet verici şaşkınlıkta hapsolacağız ve var olma kaygısı bile zihnimizde asılı kalacak belki. Hayal etmenizi istiyorum, aklın varsayabileceği çılgınlıkların yüksek teknolojiler ile ,görünebilir olduğunu, yaşamın içerisinde psikolojik dengenin bertaraf edebilecek düzeyde şaşkınlıkların her anın parçası haline geleceğini kurgulamanızı istiyorum. En son bir soru sormak var aklımda, ya tasavvuru dehşet olanın gerçekliği çoktan hazırlandıysa?Varsayım ( hatta abartılı varsayım) olarak düşünülebilecek kurguyu destekleyen gerçekliklerin var olduğunu söylemek isterim. Hologram teknolojisini, Blue beamprojesini, Haarp teknolojisini incelemenizi tavsiye ederim.
Zaman, herhangi yaşanmışta kalmış zihnin yetişemeyeceği kadar değişime gebe ise, kendimiz olmanın çok ötesine geçmek zorunda kalabiliriz?
Kaç çeşit yalnızlık var, kalabalık içinde  yalnızlık nasıldır , bilirmisiniz?