Cumhuriyet 1923'te bir fikirle başladı: ulus-devlet, laiklik ve hukukun üstünlüğü. Mustafa Kemal Atatürk'ün temelini attığı bu üç ilke, Türkiye'nin hem anayasal kimliğini hem de günlük hayatın kodlarını belirledi. 100 yılı aşkın sürede bu kodlar sabit kalmadı. Her on yıl, bir öncekine cevap vererek yeni bir katman ekledi.

Siyasetin değişen mimarisi

1946'da çok partili hayata geçiş, siyaseti sokaktan sandığa taşıdı. Ama sandık tek başına yetmedi. 1960, 1971, 1980 ve 1997 müdahaleleri, "vesayet" kelimesini Türk siyasetinin sözlüğüne yerleştirdi. 1982 Anayasası bu dönemin kurumsal iskeleti oldu.

2002'de AK Parti'nin iktidara gelmesiyle tablo değişti. AB uyum süreci, ekonomik büyüme ve altyapı yatırımları bu dönemin ilk yarısını tanımladı. 2010 referandumu ile yargı yapısı, 2017 referandumu ile de hükümet sistemi değişti. Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildi. Savunanlar, karar alma hızı ve istikrar kazandığını söylüyor. Eleştirenler ise denge ve denetim mekanizmalarının zayıfladığını, kuvvetler ayrılığının belirsizleştiğini dile getiriyor.

Son yerel seçimlerde büyükşehirlerin muhalefete geçmesi, ittifak siyasetinin kalıcılaşması, siyaseti yeniden yerelden merkeze doğru konuşturdu. Artık tartışma sadece "kim iktidar" sorusu değil, "iktidar nasıl denetlenir" sorusu.

Güvenlik gölgesinde bölünme kaygısı

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana güvenlik, siyasetin ana belirleyicilerinden biri oldu. 1984'ten beri süren PKK terörü, 2015 sonrası şehir çatışmaları ve sınır ötesi operasyonlar bunun en uzun soluklu başlığı.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ise kırılma noktasıydı. Sonrasında ilan edilen OHAL, KHK süreçleri ve kamu tasfiyeleri, hem devleti yeniden yapılandırdı hem de "huk güvenliği" tartışmasını büyüttü.

Suriye'deki iç savaş, milyonlarca göçmen, Irak ve İran sınırındaki hareketlilik, "bölünme senaryoları" başlığını yeniden gündeme taşıdı. Bir bakış açısına göre Türkiye, sınır güvenliğini ve üniter yapıyı korumak için proaktif politika izlemek zorunda. Diğer bakış açısına göre ise bölgesel krizler ve içerdeki kutuplaşma, toplumsal güveni zayıflattığı için riskleri büyütüyor. Her iki taraf da aynı kelimeyi kullanıyor: beka. Ama kelimenin içi farklı dolduruluyor.

Ekonomi ve toplum: aynı anda büyüyen iki kriz

Aydın Valisi Varol: 'Bu mücadele bitmedi, bitmeyecek'
Aydın Valisi Varol: 'Bu mücadele bitmedi, bitmeyecek'
İçeriği Görüntüle

2018'den sonra ekonomi gündemin en ön sırasına oturdu. Döviz kuru dalgalanmaları, enflasyon, alım gücündeki düşüş ve genç işsizliği, sofradan işe her şeyi etkiledi.

Bu durumu açıklayan iki ana anlatı var. Birincisi: pandemi, enerji krizi, küresel faiz artışları gibi dış şoklar. İkincisi: yapısal reformların gecikmesi, öngörülebilirliğin azalması ve üretim modelinin dönüşememesi. Hangisi daha ağır basıyor sorusunun cevabı, kime sorduğunuza göre değişiyor. Ama sonuç aynı: hane halkı bütçesi siyasetin merkezine yerleşti.

Toplumsal olarak da Türkiye hızla değişti. Kentleşme, dijitalleşme, göç ve kimlik siyaseti bir arada yürüdü. Bu da kutuplaşmayı besledi. Aynı ülkede yaşayan insanlar, aynı haberi tamamen farklı okuyabilir hale geldi.

Eğitimde laiklik tartışması yeniden

Eğitim, Cumhuriyetin en hassas alanı. Son 20 yılda müfredat değişiklikleri, İmam Hatip liselerinin yaygınlaşması, seçmeli din dersleri ve karma eğitim tartışmaları eksik olmadı.

Bir kesim bunu "değerler eğitimi" ve "toplumun talebine cevap" olarak görüyor. Diğer kesim ise "bilimsel ve eleştirel düşüncenin geri çekilmesi" ve "laikliğin aşınması" olarak okuyor. Tartışma sadece ders kitaplarıyla sınırlı değil. Yurtlar, vakıflar, cemaat okulları ve özel eğitim kurumları da bu denklemin parçası. Soru şu: eğitim birliği nasıl sağlanacak?

Yargı ve özgürlükler: güven krizi

Yargı bağımsızlığı, 2010'dan sonra en çok konuşulan başlıklardan biri. HSYK'nın yapısının değişmesi, hakim ve savcı atamaları, AİHM kararlarının uygulanması, tümü "tarafsızlık" testinden geçti.

Basın ve ifade özgürlüğü alanında da tablo karışık. Gazeteci tutuklamaları, sosyal medya düzenlemeleri, RTÜK cezaları ve dezenformasyonla mücadele yasası. Savunanlar, milli güvenlik ve toplumsal düzen için gerekli diyor. Eleştirenler, kendini sansürün arttığını ve çoğulculuğun daraldığını söylüyor.

Toplanma hakkı, kayyım atamaları, siyasi parti kapatma davaları da bu başlığın alt kalemleri. Özgürlükler, artık sadece anayasa maddesi değil, sokaktaki hissiyatla ölçülüyor.

Sonuç yerine bir soru

Cumhuriyet, tek bir mutabakatla değil, sürekli pazarlıkla yaşadı. Laiklik ne kadar uygulanmalı, demokrasi nasıl korunmalı, güvenlik özgürlüklerin neresinde durmalı soruları 100 yıldır değişerek soruluyor.

Bugün geldiğimiz yerde üç mesele birbirine düğümlenmiş durumda: ekonomik güvence, kurumsal güven ve toplumsal birlik. Bu üçünden birini çözmeden diğer ikisini kalıcı hale getirmek zor görünüyor.

Peki önümüzdeki 10 yıl hangi tercihle hatırlanacak? Kurumları güçlendirerek mi, yoksa krizleri yöneterek mi? Bu sorunun cevabı, köşe yazılarında değil, sandıkta, sınıfta ve mahkeme salonunda verilecek.