Dünyanın en bereketli toprakları, dünyanın tohum deposu, şimdi, şimdi; sivillerin etnik adına, inanç farklılıkları adına canlı görüntüler eşliğinde, kılıçla boğazlandığı, canlı canlı yakıldığı, çocuklar ve kadınlar dahil kurşuna dizildiği vahşet yuvası haline gelebileceğini kim söylerdi. Tabi ki emperyalizm! Petrol ve doğal gazın toprakları bilimden uzak, gelişimden ve demokrasiden uzak olunca, salyalarıyla göbeklerini kaşımak isteyenler, demokrasi adına bombalar yağdırırken kana karışmış petrollerini, gazlarını indiriyor ceplerine. Cehaletin pençesinden nefesi kesilen halkın çektiği ızdıraba ne demeli!?
Ah ana, yürek yarası kucağına düştüğünde, etinden parça parça etler çekildiğinde, dizlerin gözyaşlarında çözülürken, bu acıyı nasıl teneffüs edebildin ana, yüreği yangın, gönlü dalgın, sesi çığlık, bu acı nedir ana?
Mamut kadavraları içinde dağılmış uzuvları, tuğla tozları ve sivri duvar demirleri arasında dağılmış, koltuklar, iskemleler, başını kaybetmiş çaydanlık, duvara asılı yarısı yitik aile tablosu, bebek emziği, şeker kasesi, fişi takılı, ekranı cızırtılı bir televizyon, yarısı patlamış avize ve daha bir çoğu arasında artık ne olduğu bilinmeyen parçalar haline gelmiş, insanın son parçaları!
Vicdanların beslediği yürekleri, nefretin ve kavganın ateşinde köz ettiğimizde, yeni doğmuş bir bebeğin bedeniyle yıkım olmuştur savaş!
Eğilip bükülmüş binaların içinden güneş doğar mı ? Yitip giden hikâyeler ölgün bedenlerde tekrar canlanır mı? Savaş çığlıklarını yeşil boyalı kağıtlara çizenler, lüks odalarda, pahalı kadehleri tokuştururken, bomba yığınakları harekete geçirilsin diyerek komut verenler den hesap sorulmaz mı?
Bizden değil diye ötekileştirenler, kendince kafir arayıp, düşmanlık besleyenler yok olmadıkça kavga biter mi ? Analar, dünyanın anaları, babalar ve evlatlar, biter mi?
Peki ya babalar, o yumruğu masaya vurup yeter demekten imtina ettiğiniz eller, kaç evladı daha heba edecek? Haklılık adına naralar atılırken, adalet diye çıkarılan yaygaralara, ölümün hakkı, adaleti olur mu diye soramadınız mı?
Ellerinizle işlediğimiz binalar, makinalar, otomobiller, sürülüp ekin vermiş tarlalar, yağın, tozun, pisin içinde yalan olduğunda, neden sessiz kaldığınızı sorguladınız mı babalar, amcalar, dayılar, dedeler,,,?
Ey dünya insanı, belinde, boyundan büyük silahla gezen Afrikalı çocuğun suçu ne? Avrupa'nın göbeğinde Bosna'da, ölen ailesinin yanında, bir terliğini kaybetmiş, donmuş, sönük ruhuna adres çıkaramayan, şaşkın evladın görüntüsü ne öyle? Töre uğruna haksızlığa uğramış bir kadını linç için toplanan kalabalığa, kendi evladını dahil edip, eline taş verip, anasına naralar içinde attıran zihniyet nedir?
Soma'da cansız bedeni , kömür karası içinde babası çıkarılırken, babasını tanıyamayan evladın duygusu nedir? Farklı düşünüyor diye zindana atılan bir babanın çocuğunun sefaletle sınanması nedir? Amerika'da zenci olduğu için dayak yiyen bir çocuğun acısı sadece sopa mıdır?
Tüm bu savaşlar, haksızlıkların, cehaletin ve yalanların ürünü değil mi? Madem öyle, neden silkinmiyoruz!? Yarını yok bu işin, ilk iş, kucaklaşmalı ve barışmalıyız ki, yarın bu topraklara kan girmesin , bir olup çalışalım, üretelim, adaletle paylaşalım!
Sınırımızda güvenlik zafiyeti yaşarken, dünyanın doluşturduğu teröristler kol gezerken, sessizce beklemek yerine, ülkeyi korumak adına girdiğimiz Irak ve Suriye bataklığında şehit olan evlatlarımıza ağlıyoruz hep beraber. Keşke teknolojik silahlarımız, alt yapımız, hiçbir evladımızı ateşe atmadan ülkemizi koruyabilecek seviyede güçlü ve caydırıcı olsaydı.
Ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir.
Mustafa Kemal ATATÜRK