DİPTEYİM, BİTMİŞ, ÖLGÜN!

Binlerce mesafe var arada, turunç ağaçları, duvara dizili saksılar içinde çiçekler, saç yaptıran kadınlar, motor ve araba sesleri, gres yağı atıkları yolda, bozulmuş kaldırım taşları, kaldırım taşları arasında gezinen karıncalar, böcekler, her gece koşuşturan sansar, spor salonuna gelen gençler, kiralık dükkanlar, kiralık insanlar, pen malzemeleri, yeri unutulmaya yüz tutmuş kapının çıkılan merdivenleri. Sanki okyanuslar, zirvesi kar tutmuş tepeler, çekim kuvvetini yitirmiş yükseklikler içinde kaybolmuş uzaklık. Yaprakları her yıl yenilenen oldukça iri ama tanesiz dut ağacı gibi duygularım. Kocaman ama meyvesini yitirmiş, gösterişli, ama isteksiz, olabildiğince kırgın, üzgün, yıkık. Hoyratça atılan kahkahalar, neşeli etkinlikler içinde kaybolmuş suretten ibaret görüntünün içi, yıkık ve hasret. Parmağıma diken batsa, sızlanıp, nazlanan, yara bandı, tentürdiyot aranıp, bulamadığımda sağlık ocağına hızla koşan ben, mutsuzluğun ve hayal kırıklığının hislerimi kör edecek kadar hakim olduğu anda,kazara kafamı çarptığımda akan kanı hiçbir şey olmamış gibi izleyebilecek kadar durağan ve umursamaz olduğum o an, fark ettim, kaçmalıyım. Düşünmeden ve hiçbir plan yapmadan eşyalarımı toplayıp garajda buldum kendimi. Gördüğüm ilk otobüse bilet alıp çıktım yola. Yol uzaklaşıyor, kırgınlıklarım her an gitmenin ağırlığıyla batıyor etime. Mesafe kurtarır demeyin, arttıkça, hikayeler netleşiyor zihinde, acıyla kıvranıp , zapt olmaya çalışıyorsun kendinle. İç ben, mantık, his, geçmişin edinimleri ve değerlendirme alışkanlıkları arasında yakamoz oluşuyor. Çekim belli, acı girdap, sızılar kayıyor ayaklarımdan. Sabaha doğru, adresi önceden belirlenmemiş yolculuğun sonunu, soğuktan değil, asıl acıdan titreyen bedenime çare, garajda ilk bulduğum çayı hızlıca içip, yandığımı hissettiğim anda fark ettim vardığımı. Tanıdık birkaç isim geldi aklıma, aramak mevzusunu uzatmadı zihin, bu hal seni ezer Aziz’im, hangi kapıda bırakacaksın ezikliğini, bitmiş ruhundan ap açık görünen acını, nasıl teslim edip, sonra bilinen o şahsa geri dönüş yapacaksın deyip,  attım kendimi otele. Fakirliğin gözü kör olsun, en ucuz nasıl kotaracağımı hayat içerisinde iyi öğrendiğim için, yıldızı en bolundan her şey dahil bir oteli mesken edinip, işi ucuza kapattım. Uykusuzluğun bile uzaklaştıramadığı düşüncelerde, sersem ve yıkık iç sesim le boğuşurken, biraz tıkınmak adına resepsiyona inip, ahvalime bir yol edindim. Zorlayarak bitirdiğim o lokmaların tatsızlığı bile, düşündeki tahribatın alternatifi olamamıştı. Halbuki keyfi saadetle ilişiğim, boğazımın keyfine öncelik eder keza. Kadınlar derki, erkek mideyle sınanır, sahi azıcık dolunca güzelinden zihnin saadetinde kaybolduğum o çılgınca düşünlerden hadiseler ilişmeye başladı fikrime ve hemen wifi istedim. Tüm bu his buhranını sanki hiçbir şey yokmuşçasına bertaraf eden, merak, bir şeyler keşfetme isteği cezbetmişken Howard geldi aklıma. Yıllar geçti, konuştuklarımız, anlattıkları. Ümitsizce  telefonda arandım numarasını, nafile, neredeyse seneye varmadan, numaraları bir şekilde kaybeden Aziz, tesadüfi baya eskiden iz bulacak  ha, güldüm kendimce,, kendime. Neden takıldım anlatayım size, Howard hem Amerikan, hem Alman vatandaşı, bir Kızıldereli. Hem Almanya’da, hem Türkiye’de üniversitede profesörlük yapar. Gerçi 15 yıl oldu görmeyeli, yaşar mı meçhul. Akşamları beraber oturur, o yurt dışından getirdiği muazzam içkiler eşliğinde, hayata dair ne varsa konuşur, tartışırdık. Ben size Howard’ın Türkiye’de olma nedeni ve yaşamını neye adadığını anlatayım. Kızılderelilerin Türk olduğunu ispat eden binlerce belgesi vardı. Duvarlarında, eski Türk devletlerinin, haritaları, haritalar içerisinde, coğrafya, yaşam şekilleri, kültürleri, inançları bir arada harmanlanmış müze. Aynı zamanda Kızıldereli yaşamını anlatan haritalar ve resimler yan yana, benzerlikleri anlatırdı bana. Konuşurken, gözlerinin içi gülerdi “Aziz’im, kıymetli kardeşim, Türklük sanılanın çok ötesinde bir coğrafyanın hikayesidir” der, ben sessiz dinleyiş içerisinde, zihnimdeki binlerce soru arasında gelgitler yaşamaya başlayıp, geçmişin izi ve şimdiki kalıntılar arasında mantıksal bağlar kurmaya çalışarak, dengede kalmak isterdim. M.Ö. 5000’li yıllara kadarı bilinen bir medeniyet, Sümerler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Selçuklu, Osmanlı ilk akla gelenler. 1071 Malazgirt zaferi ile Anadolu’ya girildiğine dair ezberi bozan ilk en net kanıt, Türklerin Anadolu’daki varlığı ile ilgili en eski yazılı kaynak M.Ö. 2250 yılına ait bir çivi yazısı tablet” olduğu gerçeğidir derdi Howard. Çok uzatmadan, tarih araştırmalarının, özellikle Avrupa’da bir çok profesörün, bu konularda destekleri olduğunu belirtmek isterim demişti. Hayatını adadığı bu bilimsel çalışmaların varlığı şövanist bir yaklaşım olarak düşünülmesin, kendini Hem Amerikan vatandaşı, hem Kızıldereli, hem Türk soyunun parçası olarak gören, Almanya’da ve Türkiye’de çalışmaktan mutlu, hümanist, iyi bir insan Howard , derken, aklımda deli sorular. Irksal ve dinsel paylaşımlar adına süre gelen savaşlarla dolu tarihi düşünüyorum. Geçmişin yolunu koklayıp, bundan haz almak, doğru ve barışçıl çıkarımlar yapmak, ortak noktalarda birleşmek ve yardımlaşmak duygusunu anlayamayıp, ayrılıklara ve kavgalara bahane , çatışma unsuru yaratan zihniyete olan kızgınlığım bitmeyecek sanki. Yine mazide kayboldum, bir bira daha istedim ve içimdeki sızıdan esaret depreşti isyanım. Kadın,  erkek, zenci, beyaz, bilmem ne partili, bilmem ne mezhepli yada dinli, bilmem ne ırklı, bilmem hangi statünün insanı, bıktım insanın çatışmaya mazeret olarak değerleri ve gerçekleri kirletmesinden. Kendi olmak adına bir yol, aşama kaydedemeyip, eksikliğini aidiyet düşününden besleyerek, çatışmanın unsuru haline gelen, basit zavallı kimliksiz insanlardan rahatsızlığım. Yaşamlarını etiketler üzerine kuranlardan, beklentilerini ve tercihlerini moda olandan etkilenerek kullananlardan. Gereksiz hırslar için birbirini kıranlardan ve menfi duyguları yüzünden kötülük yapanlardan bıktım. Tüm bu kirlenmişlik içinde sağlıklı, huzurlu ve güvenli birlikteliklerin var olamayacağını da bilirken, bu kadar yalnız kalmak ve insanlara iğrenerek bakmak üzüyor insanı.
Kibir söylediklerinin esiri eder insanı. Kibirden sıyrılıp, hatalarımızı görmeye başlayınca özgürleşir, tamir etmek için cesaretleniriz.
Aziz Tepe