Türkiye Cumhuriyeti bugün, teknik bir hukuki tartışmanın ya da bireysel bir liderlik kavgasının çok ötesinde, rejimin karakterine dair varoluşsal bir eşikte durmaktadır. Kamuoyunda sıkça dile getirilen "parti içi manevra", "butlan" ve "şahsileştirilmiş siyaset" okumaları, krizin semptomatik düzeyinde kalmakta ve asıl etiyolojiyi görünmez kılmaktadır.
Bu yazının temel tezi şudur: Ülkenin içinde bulunduğu çıkmaz, ancak Cumhuriyet'in kurucu değerlerine, yani "fabrika ayarlarına" dönüş iradesinin yeniden tesis edilmesiyle aşılabilir.
Türkiye Cumhuriyeti, kendiliğinden ortaya çıkmış bir devlet formasyonu değildir. Bu toprakların 20. yüzyılın başında yaşadığı dönüşüm, çağdaş siyasal dinamiklerin, münevverlerin, aydınların ve yenilikçi kadroların geleneksel otorite yapısına, dogmatik söyleme ve cemaatçi siyaset anlayışına karşı verdiği topyekûn bir mücadelenin ürünüdür.
Bu mücadele, siyasal iktidarın meşruiyet kaynağını ilahi ve geleneksel olandan alıp, akıl, bilim ve halk egemenliğine dayandırma projesidir. Bu nedenle Cumhuriyet Halk Partisi, salt bir siyasal parti olmanın ötesinde, bu kurucu iradenin kurumsallaşmış halidir. "Fabrika ayarları" dediğimiz şey de tam olarak budur: Laiklik, hukukun üstünlüğü, ulus-devlet, bilimsel eğitim ve kayıtsız şartsız yurttaşlık.
Bu tarihsel arka planı göz ardı eden her analiz, Türkiye'nin siyasal gerçekliğini eksik okumaya mahkûmdur.
Bugün karşıya olduğumuz tablo, 1923 öncesinin siyasal kodlarının yeniden kamusal alanda meşruiyet kazanma çabasıdır. Hilafet, saltanat, ümmetçilik ve dogmatik siyaset, farklı ambalajlarla yeniden siyasal söylemin merkezine taşınmaktadır.
Bu durum, meseleyi "milletin ve ulusun sorunu" olmaktan çıkarıp, doğrudan "rejimin karakteri" sorunu haline getirmektedir. Çünkü söz konusu olan, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, devletin kuruluş felsefesine yönelik sistematik bir tasfiye girişimidir.
Bu noktada analizi Kemal Kılıçdaroğlu şahsında ya da butlan gibi parti içi hukuki süreçlerde hapsetmek, stratejik bir yanılgıdır. Bu, yangını mutfaktaki tencereyle söndürmeye çalışmak gibidir. Oysa sahada, Cumhuriyet karşıtı pozisyonu açıkça benimseyen, iş birliği içinde hareket eden ve kurucu değerleri tasfiye etmeyi hedefleyen bir siyasal blok yeniden iş başındadır.
Siyasal rejimler, yalnızca anayasal metinlerle değil, toplumsal meşruiyetle ayakta kalır. Bugün kurucu değerleri savunan kesimlerin en temel sorunu, dağınık ve reaktif bir pozisyonda kalmasıdır. Oysa karşımızdaki blok, kendi siyasal projesini ısrarla ve örgütlü biçimde inşa etmektedir.
Bu nedenle, milletin desteğini arkasına almış, programı net, ideolojik pusulası Cumhuriyet'in kurucu değerleri olan bir toplumsal hareketin inşası ertelenemez bir sorumluluktur. Bu hareket, reaktif değil proaktif olmalı; savunma değil, yeniden kurma iddiası taşımalıdır.
Türkiye bir tercih anındadır. Ya günü kurtaran taktiklerle, parti içi hesaplarla ve sembolik tartışmalarla oyalana oyalana kurucu değerlerden daha da uzaklaşacağız. Ya da 1923'ün ruhunu hatırlayarak, yenilikçilik, akıl ve bilim ekseninde ikinci bir kurucu hamleyi başlatacağız.
Unutulmamalıdır ki, bir ulusun tarihi geriye doğru yazılamaz. Ancak geleceği, geçmişin dersleriyle inşa edilebilir. Cumhuriyet'in fabrika ayarlarına dönmek, nostalji yapmak değil; 21. yüzyılda ayakta kalmanın tek rasyonel yoludur.
Çünkü ertelenecek vaktimiz kalmamıştır!