Küller, ateş ölünce soğur, ufalır ve zamanla donarak sertleşir. Kor ateş hep sıcak kalsa keşke, yanmak yaşam belirtisi belli ki. Asırlardır uyur içimizde hikayeler, gecenin karanlığıyla görünüp, öğüt olur, yolumuza renkler döşer, geçmiş yaşanmışlar. Yıkık, toprağa gömülmüş, ölgün, gizemli, bekler orada, keşfedilmeyi. Nice uykusuz geceler var, damlamış gözyaşlarından buruk ifadeler . Aşk ateşinde yontulmuş mermer tezgahlarından, devasa oyma taşlarına, sancılar ilişmiş kalp kırıklarıyla, sevda türküleri eşliğinde, savaş kalıntılarından, ülke topraklarına nice konutlar, hamamlar, mezar taşları. Kaç ölüm sığdı yaşanmışlığa, milyonlarca yıldan mı bahsetmeli, yoksa yakın tarihte mi kalmalı?
Kayboldum, Sagalasos’un gizeminde,dünyanın en yüksek sahnesinde, istek, hayat, umut her şey yanılsama benim için. Gitmiyorum, sürükleniyorum on iki bin yıl öncesine. Bedenim mekanlardan bağımsız, Roma hamamlarından sürüklenerek geçiyorum habersiz. Aşklar ve imparatorlar şehrinde kayboldum. Şiirler, şarkılar uçuşuyor ruhumdan. Gözyaşlarında kaybolmuş ayrılıklardan selamlar var hepinize. Haykırıyor Anadolu’nun kokusu, medeniyetin beşiği. Kontrolümde değil hiç bir şey, kendimi bile net anımsayamıyorum , gladyatörlerin kılıç sesleri kuzu seslerine karışmış, analar çapa yaparken tarlalarda, çocuklar arıkların arasında yılan kovalar ve her sahnesinde irkilmeyle hayranlık karışıyor duyuma. Şuh içerisinde ayaklarım ruhumun hoyratlığında yerden kesilmiş uçuyor derken, bir afeti deryanın ateş topuna tutuldum. Hızla sürüklendiğim duygu Egenin kızgın büyüsünde yakılmış ateşi hapsalıyor göğsümü. Afrodit’in topraklarında yediğim vurgunu anımsadım şimdi. Kır çiçekleri arasında yapılan gezintide, laleleri üflediğim kalbin çekimiyle, gladyatörlerin arenasına çekildiğimi nereden bilebilirdim. Eli kalemden daha sivri ve öldürücü nesne tanımamış insanı, baharın hoyratlığında, güzellikler ve aşk ile sarhoş ederek, gerçek ve ağır bir korkunun içine itmek ne kadar vahşi. Binlerce insan çığlığı içinde, salıverilen aslanın kükremesiyle kaybettiğim zihnim, Zeus’un uzanan elini son nefesime kalmadan, tutup sağ çıktığımdagerçek bir yalnızlığa zincirlendiğim soluksuz kaçışlarla uyandığım gecelerim başlamıştı bile. Saçma ve üretilmiş korkuları ret ederek yaşayan ben, tüm gerçekleri yanıltmak üzere zihnimi hapsetmiş ve artık korkunun girdabında yalnızlığa derin bir zincir atmıştım. İspatı olmayan tüm kurgular, düşünce gücünün mikrobuydu halbuki ve size hasta oluyorsunuz diye çığlıklar atarken, tam ortasındaydım derin fanusa bırakılmış (korkunun) mikrobun!
Güven alınan mal yada hizmet değil ki, gönül ateşi düştüğünde kasada bozdurayım kırıklarımı.Hayali sükut olanı, od içinde bırakan hayat, deryası su olanı neylesin. Biz kaçışa kaybolduk şimdi, hissediş körü, siyah beyaz anlar içinde, adımladığımız noktanın gerisinde bakışlarla bilmeden ilerliyoruz işte. Aç susuz onca yolda, ahlat, cibes otu, mantar, arapsaçı, turp otu olmasa neylerim derken çoraklık artmış, açlık bunaltmış, susuzluk kurutmuş, yorgun düşmüş, bitmek üzereyim artık. Yalnızlığa çekilmek derken, kaybolmaya ve belki sonsuz yolculuğa mı adımlıyordum. Halsizlik içerisinde, yarı baygınlıkla rüya alemine terk edildim. Islaklık ve hafif şıpırtı sanki itildiğim sevgilinin göz damlaları, uyan ve umut et, ben buradayım, tanrıdan selam getirdim diyor. Islaklık iyice hissedilir oldu, gözlerimi açmamla yerimden kalkmam, aniden koşuşturup bir kavuktan içeri kendimi atmam bir oldu. Azıcık yüksekçe bir boşluktan düşüşüm, küçük sıyrıklar ve kemik sızıları içinde acımı umursamayacak kadar şaşkın donakalmış hayranlık ve korku karışık seyre daldım. Freskler içinde yüzüyorum sanki, açlık, susuzluk yalan oldu. İlerledikçe kat kat yerin altına itildiğimin farkında bile değilim. Işık demetinin pencereler içerisinden süzülüşünü takip edip manzaraya bakakaldığımda, Monzart’ın “Duygularımı şiirle aktaramam, şair değilim; kendimi gölgeler ve ışıkla ifade edemem, ressam değilim; düşüncelerimi hareketlerle de açıklayamam, dansçı değilim. Ama bunların hepsini seslerle yapabilirim. Ben bir müzikçiyim.”sözlerindeki aşk şarkıları çalmaya başladığında, işte o şiir burada, işte o resim burada, işte o dans burada diye bağırmaya başladığımda, ben Kapadokya’da kaybolmuş bir aşk vurgunuyum, AŞKIN ve ANADOLU’nun büyüsünde acıtılmış, heyecanlanmış, umutlanmış, hapsedilmiş, korkutulmuş ve tüm hislerden yalıtılarak tarihin sırlarında, hikayelerinde öğütülmüş duygu tedarikçisiyim, aşk bekçisiyim artık.
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Sagalasos – Ağlasun – Hasankeyf- Göreme- Efes- Ani – Göbeklitepe- Milet – Knidos- Çatalhöyük- Zeugma- Olimpos- Myra- Afrodisias- Xanthos- Aspendos- Phaselis- Pergamon- Aperlai- Truva- Assos- Herakleia- Magnesia ve diğerleri, bitmez.
BU TOPRAKLARIN KEŞFİ SONZUZLUĞU KEŞİFTİR. ARANMAYA GEREK YOK, ANADOLU HERŞEYDİR!